12 Nisan 2015 Pazar

İçimde bir dünya


Bunalımlı günler, bunalımlı zamanlar benim için. 5 senelik üniversite hayatımın sonuna yaklaştığım, geri dönüp neler bekliyordum, neler oldu dediğim. Dünün ve bugünün hesabını yaptığım günler.

Günlerce kimseyle muhabbet etmediğim oluyor, fırsatını bulduğumda da boş konuştuğum, çünkü bir aleladelikle bu gergin günleri de yok saymaya niyetleniyorum. Sabrıma güvenip belirsiz şeylerin peşinden koşuyorum, bir yandan da hepsinden birden kaçıyorum. İşte yine günlerce diplere vurduğum bir haftanın perşembesinde staja gidiyorum, 6'dan beri ayakta olduğum günde derse geç kalıp giremiyorum, üzüleyim derken bölüm başkanıyla bir muhabbete tutuşup geçmişe gidiyorum, eski yaşanmışlıklardan, Ankara'dan geçen bir Türkmen'e kadar gidiyoruz.

Çıkıyorum, festival başlayalı günler oldu, indirimli seansa yetişmeye çalışıyorum, günün en güzel hediyesine yanlış ayakkabıyla yakalanıyorum; çileyen yağmurla havada hafif bir rüzgar. Sanırım kimsenin sevmediği bu havaları bir ben seviyorum. Başımı öne eğip  Ian Curtis gibi yürümeyi seviyorum. Islanarak da olsa bir bilet bulup Doğada Tek Başına'ya giriyorum. Başka bir arayış, en sevdiğim. Ben ne sorarsam onun sorulduğu bir karakter, iç seslerle geçip giden bir film. Öğretici, ufuk açıcı.

Çıkınca hemen eve gidiyorum, yapmam gereken şeyler var. Ama üstümde hafif ve tatlı bir yorgunluk, bunu seviyorum. Son zamanlarda sevdiğim şeylerden dolayı pek yorulmadım. Dizlerimdeki hafif sakatlık beni çok şeyden alıkoyuyor. Neyse ki bir gün sonra kontrole gidiyorum, bir umutla. Egzersizlere devam, henüz tam iyileşmemişsin ama bisiklete başlayabilirsin diyor doktor.

Ardından Taksim'deyim yine, ama önce gönderilecek hediyelikler var. Onları gönderiyorum, acaba sonrasında 11 seansına yetişebilir miyim? Hızlı hareket ediyorum, Atlas'a geldiğimde 11:10, "film başladı mı?  -Yo, 5 lira". Hızlıca giriyorum, Altın Peşinde'ye gitmiştim, dalgınlıkla Devlet Mafya Elele'ye giriyorum. Yine konusuna denk geliyorum ve belgesel-kurmaca karışımı bir filmi izliyorum.

Filmden sonra  bir iki işimi halledip Cihangir'e doğru yollanıyorum, saçlarım kötü oldu, İstanbul'da berbere uğramayalı da bayağı zaman. Sonra dönüyorum, bir yandan günlük planlarımı yetiştirmeye çalışıyorum, yapmam gereken okumalar ve ekstralar, ödevler ve yapılacak başvurular bir tarafta bekliyorlar, aksatmamaya çalışıyorum.

Derken bugün kendimi frisbee oynarken buluyorum, kötü bir başlangıçtan sonra öğreniyorum, yarın da bir aksilik çıkmazsa bisikletimi alıp karşıya yollanıyorum.

Yine filmi yazayım derken, böyle şeylerle satırları alt alta dizmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder